22 Kasım 2019 Cuma

Dünyanın altındaki şehirleri kim yaptı?

dunyanin-altindaki-sehirleri-kim-yapti

Dünyanın dört bir yanında birbirinden ilginç ve keşfedilmesi heyecan veren yeraltı şehirleri bulunuyor. Doğanın yeryüzündeki gücünü simgeleyen yeraltı şehirlerinin bir bölümü insanlık tarihine yön veren tarihi olaylara ev sahipliği yaparken, bazıları doğanın yardımıyla barınma ihtiyacını karşılamak isteyenlerin hayatını geçirdiği yaşam alanları olmuştu. Ama esas ilginç olanı isde bu şehirlerin kimler tarafından ne zaman yapıldığıdır
12 Ekim 2019 Cumartesi 19:59

 GİZA PLATOSU YERALTI ŞEHRİ

 

Giza Piramitleri’nin altında yer alan inanılmaz bir “Kayıp” yeraltı şehri vardır ve bugün sadece birkaç kişinin bildiği gerçeğine rağmen, geçmişte oldukça iyi belgelenmiştir.

 

Gizemli Giza Platosu, antik Memphis kentinin (günümüzün Giza) yeraltı geçitleri, şaftlar, bir mağara sistemi ve duvarlarında bulunan binlerce yıllık geçmişi bir arada tutan odalarla dolu olduğunu fark ettikten sonra daha akıl almaz hale geliyor. Ancak Mısır makamları, Mısır’da yıllar boyunca yapılan diğer birçok keşif gibi, Giza’nın altında bulunanları genel topluma açıklamaya istekli değiller.




Eski Mısırlı medeniyetler ve Mısır Uygarlığının kendisinden önceki birçok tarihe göre esrarengiz piramitler söz konusu olduğunda, ana akım bilimciler tarafından tamamen göz ardı edilen bir kayıp tarih vardır. Okulda öğretilen tarihin kısmi parçalarını tam olarak kavramak için, gezegenimizdeki sayısız keşiflerin ana akım bilimciler tarafından tamamen göz ardı edildiğini anlamalıyız.


Bu keşiflerden biri, Piramit Platosu’nun yüzeyinin altında odalar ile muazzam bir yeraltı tünel sisteminin keşfedildiği Mısır’da gerçekleşti. Binlerce yıl önce kumların altında gerçekleşen gerçek bir tarih, medeniyetlerimizin geçmişinin ana akım öğretilerinde bulunmaz ve bunun yansıması, son on yıllarda yapılan ve açıkça bildiğimiz, tarihin sadece kısmi olduğunu gösteren sayısız keşiftir.


Giza Platosu’nun altında yer alan gizemli yeraltı kentini anlamak için Memphis Nome’un birkaç kilometre uzağındaki Fayum Oasis bölgesine bakabiliriz. Geçmişte, Moeris Gölü’nün Fayum Vahası’nı sınırladığı ve hemen hemen kıyılarındaki Herodotus tarafından anlatılan gizemli labirentin inanılmaz harikalıkta olduğuna dikkat çekelim.


Yunan filozofun teftişine izin verilmeyen, 1500 odaya ve eşit miktarda yeraltı odasına sahip, etkileyici boyutlardaki gizemli “Labirent”in bekçilerine göre, sayısız eski metinleri korumak için birçok yeraltı odasında karmaşık ve şaşırtıcı tüneller mevcut.


Aslında, bu antik kompleks, Herodotus’u gizemli yapı hakkında konuşmaya mecbur kıldı:

Orada birbirleriyle iletişim halindeki teraslarla serpiştirilmiş, on iki salon gördüm. İnsanların işi olduğuna inanmak zor, duvarlar oyulmuş figürlerle kaplıdır, zarif bir şekilde beyaz mermerden yapılmıştır ve bir sütun ile çevrelenmiştir. Labirentin bittiği köşenin yakınında, üzerinde iki yüz kırk ayak olan bir piramit, üzerinde büyük oyulmuş hayvan figürleri ve girilebileceği bir yeraltı geçidi vardır. Bu piramidin, Memphis’teki piramitlerle bağlandığı yer olan yeraltı odalarının ve tünellerinin çok inandırıcı olduğu söylendi.


Aslında, antik Memphis (Giza) karmaşık bir insan yapımı geçit ve yeraltı nehirleri ve tünelleri bir dizi birleştiren bir humongous yeraltı sistemine sahiptir. Bunlar binlerce yıl önce tanımlanmış olsa da, devasa yeraltı kavşakları 1978’den bu yana modern bir şekilde inşa edilmiş en büyük katedrallerden daha büyük masif odalara girdiği söylenen Dr. Jim Hurtak liderliğindeki keşifler sayesinde yeryüzü delici radar kullanılarak haritalanmıştır.


Ancak, yukarıdakilere ek olarak, Giza Yaylası’nın altında yer alan ve en az 15.000 yıllık olduğu söylenen devasa yeraltı metropolünü de konuştu.


İlginçtir ki, Herodotus’un büyük piramitleri bağlayan yeraltı geçitlerinin kaydını destekleyen çok sayıda eski yazar var. Iamblichus:


Günümüzde kum ve çöplerle engellenen bu giriş, çömelmiş dev heykelin ön ayakları arasında hala izlenebilmektedir. Daha önce gizli yayı sadece Magi tarafından işletilebilen bir bronz kapı ile kapatılmıştı. Halkın saygısı ile korundu ve bir tür dini korku, silahlı korumanın yapamayacağından daha fazla dokunulmazlığını sürdürdü. Sfenks’in göbeğinde Büyük Piramidin yeraltı kısmına giden tüneller kesildi.


Bu tüneller, Piramit’e doğru ilerlerken, bu ağ boyunca bir rehber olmaksızın tünele geçişte, giderek daha fazla ve kaçınılmaz olarak başlangıç ​​noktasına geri döndükleri yol boyunca çok güzel bir şekilde çaprazlanmışlardır.

 

Eski Sümerce metinleri, şaşırtıcı bir şekilde Giza’daki aslan başlı Sfenks’in, Mısır’ın eski uygarlıklarından önce gelen ve Giza’nın altında bulunan Piramitleri ve sayısız odayı ve tünelleri korumak için kurulmuş bir anıtın nispeten iyi bir tanımını sağlamıştır.


Bununla birlikte, birinci yüzyılda Roma tarihçisi Pliny’nin yazılarında, geniş yer altı odalarına dair daha fazla kanıt buluyoruz. Bu, güçlü Sfenks’in altında, “büyük hazineyi içeren Harmakhis adında bir hükümdarın mezarı” olduğunu belgelemiştir.


Yeraltı mahzenlerinin varlığını destekleyen daha fazla kanıt, Giza’daki Büyük Piramidin iç kısmına giden geçitlerin varlığını belgeleyen dördüncü yüzyıl Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus tarafından belgelenmiştir.


Arap yazar Altelemsani tarafından belgelenen ve British Museum’da saklanan bir makalede daha fazla kanıt bulunmaktadır. Altelemsani, Büyük Piramit ve Nil Nehri arasında, yer altında bulunan geniş bir kare yeraltı odasının varlığını belgeledi. Altelemsani, Nil Nehri’nin girişini muazzam bir şekilde engelleyen bir şey yazdığını yazdı.


Altelemsani şunu yazdı:

“… Ahmed Ben Touloun,bir grupla birlikte Büyük Piramit’e tünelden girmiş ve bir yan odadaki nadir bir renk ve dokudan oluşan bir bardak kadehi buldu. Ayrıldıklarında gruptan birisini kaçırdılar ve onu aramak için geri döndüklerinde, onlara çıplak ve gülerek geldi, “Beni takip etme ya da arama” dedi ve sonra tekrar piramidin içine doğru koştu. Arkadaşları onun büyülendiğini düşünüyordu.”


Piramidin altında tuhaf olaylar hakkında bilgi edinen Ahmed Ben Touloun, cam kadehi görme arzusunu dile getirdi. Muayene sırasında su ile doldurulmuş ve tartılmış, daha sonra boşaltılmış ve yeniden tartılmıştır. Tarihçi, “su dolu olduğunda boşken aynı ağırlıkta olduğunu” söyledi.

10. yüzyılda Masoudi adında bir yazar, Giza’nın Büyük Piramidi altında yer alan yeraltı tünellerinin ileri mekanik heykellerinin koruyucusu olduğunu iddia etti. Onun açıklaması, bin yıl önce bugün görülen bilgisayarlı robotların önemi açısından karşılaştırılabilir. Masoudi’ye göre, bu robotlar, “davranışları tarafından kabul edilmeye değer olanlar hariç” tümünün yok edilmesi için programlandılar.


Şöyle yazdı: “… Farklı sanat ve bilimlerdeki bilgelik ve kazanımların yazılı kayıtları derinlemesine saklandı, daha sonra onları anlayabilenlerin yararı için kayıt olarak kalabileceklerdi…”.

Masoudi itiraf etti: “… İnsanların zekasını şüpheye düşürme korkusuyla anlattıkları şeyleri gördüm… ama yine de onları gördüm…”.


Herodotus’a göre, eski Mısırlı rahipler, eski Memphis’in orijinal kurucuları tarafından, yer altı odalarının yaratılmasında uzun süredir devam eden bir geleneği konuştular. İlginç bir şekilde, bu hikayeler 1993 yılında Giza’da yapılan bir araştırmada büyük boşluklar keşfedildiğinde doğrulanmıştır.


Geniş odaların varlığını destekleyen raporlar “Sfenks’teki Gizem Tüneli” adlı bir gazete raporuyla belgelenmiştir:


“Sfenks’i tamir eden işçiler, gizemli anıtın bedenine doğru uzanan eski bir geçit keşfettiler. Giza Eski Eserler Müdürü Bay Zahi Hawass, tünelin çok eski olduğu konusunda bir anlaşmazlık olmadığını söyledi. Ancak, şaşırtıcı olan: Tüneli kim yaptı? Niye yaptı? Dahası, nereye gidiyor? Bay Hawass, girişi engelleyen taşları kaldırmayı planladığını söyledi. Gizli tünel, Sfenks’in uzanmış pençeleri ve kuyruğu arasında yaklaşık olarak Sfenks’in kuzey tarafına gidiyor. ”

1935’te, on yıl süren bir takas projesi gerçekleştikten sonra inanılmaz hikayeler ortaya çıktı. Aynı yıl Hamilton M. Wright tarafından yayınlanan bir makale, Giza’nın altındaki bölgelerin varlığını tanımladı. Bu bilgi, diğer birçok keşif gibi, varlığını kanıtlayan geniş delillere rağmen hala Mısır makamları tarafından reddediliyor.


“… 5000 yıl önce eski Mısırlıların kullandığı bir tünel keşfettik. İkinci Piramit ve Sfenks arasında giden yolun altından geçer. Cheops Piramidi’nden Chephren Piramidi’ne [Khephren] giden geçidin altından geçmenin bir yolunu sağlar. Bu tünelden, 125 metreden daha geniş bir alana yayılan bir dizi şaft ortaya çıkardık, geniş mahkemeler ve yan odalar… ”.


Dünyadaki az sayıda insanın varlığı hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen, yer altı bölgelerinin varlığı son derece iyi bir şekilde belgelenmiştir. Medya, 1930’larda, Giza Vadisi’ndeki Sfenks’in tapınağında ve platoda yer alan ‘Güneş-Adam Tapınağı’nın arasında yer alan yeraltı odaları ve geçitlerini anlatıyor.


Büyük Sfenks ve Büyük Piramit arasındaki ortada yer alan, her biri yaklaşık sekiz fit kare olan, dört katı dikey şaft, katı kireçtaşından geçen iç odalara da yol açmıştır.

 

Raporlara göre, gizli odaların içi büyük, 18 metre yüksekliğinde bazalt ve granit mühürlü lahitdi.

1935’te Dr. Selim Hassan’ın bölgeyi keşfettiği zaman yazdığı:


“Su… Bu suyu temizledikten sonra bazı önemli anıtlar bulmayı umuyoruz. Bu şaft serilerinin toplam derinliği 40 metreden fazla veya 125 metreden fazladır… Tünelin güney kısmının temizlenmesi sırasında, heykelin her detayında çok etkileyici şeyler bulunmuştur.”

Yukarıdakilere ek olarak, Dr. Selim Hassan ayrıca üç iç ve dış alanın keşfini ve Campbell’ın Mezarı ile Büyük Piramit arasında bulunan büyük bir kaya kütlesinin kesildiği “Teklif Şapkası” adını verdiği bir odayı da bildirmiştir. Raporlar, şapelin merkezinde üçgen şekilli bir düzende konumlandırılmış üç süslü dikey sütun olduğunu göstermektedir. Sütunlar raporda son derece önemlidir çünkü varlıklarının Kutsal Kitapta kaydedilmiş olduğuna inanılmaktadır.


Tevrat’ın yazılmasından önce bile, Trakyalı yazarın Ezra’nın, Giza’nın altındaki geçitlerin ve büyük odaların varlığına dair bilgi sahibi olduğuna inanılmaktadır.


İlginç bir şekilde, daha önce bilinmeyen bir yeraltı şehri ile birlikte Giza’da keşfedilen “gelişmiş hareketli makinelerin” raporları 7 Temmuz 1935 tarihli Sunday Express tarafından yazılan bir makalede bulunmaktadır.

 

Bununla birlikte, Mısır’daki yetkililer, Giza’nın altındaki geniş tünellerin, odaların ve geçitlerin varlığını belgeleyen geniş antik metinlere rağmen, Mısır’daki birçok inanılmaz keşifle birlikte bunların varlığını uzun zamandan beri inkâr ettiler.


Raporlara göre, şimdi ulaşılamaz “yeraltı” şehrine, Sfenks’in içinden erişilebiliyor, merdivenler kayaya oyulmuş ve Nil nehrinin anakayası altındaki mağara sistemine iniyor. Giza Platosu’nun altındaki devasa, karmaşık, yeraltı sistemi, Doğu’ya uzanıyor ve Kahire’ye doğru ilerliyor.

1972’de yazılan bir makalede aşağıdaki ifadelere yer verildi:


“Hiç kimse, Piramidin içindeki kumun altındaki sözde sırlarla ilişkili olarak, Piramidin iç kısmına ya da tahmin edilen geçitlere ve önceden kestirilemeyen tapınaklara ve salonlara ilişkin olarak iddia edilenlere hiç dikkat etmemelidir.


Bu şeyler sadece arayıcıları gizem için çekmeye çalışanların akıllarında var olurlar ve bu şeylerin varlığını ne kadar inkar edersek, halkın kasıtlı olarak Mısır’ın büyük sırlarını gizlemeye çalıştığımızdan şüpheleniriz. Bütün bu iddiaları görmezden gelmek, onları inkar etmekten daha iyidir. Piramidin topraklarındaki tüm kazılarımız, Sfenks’e bitişik bir tapınak dışında herhangi bir yeraltı geçitlerini ya da salonları, tapınakları, grottoları ya da herhangi bir şeyi açığa çıkarmamıştır. ”


Tarihî metinler, 20. yüzyılda yapılan kazıların yoğun miktarını, toplumdan uzak tutulan inanılmaz zihin bulanıklığı keşiflerini belgelemektedir.


Önceki makalelerde de belirttiğimiz gibi, günümüz toplumunda sadece belirli bilgilerin dünyaya bırakıldığı belirli ve katı bir model vardır; çoğu parça gizli bir sansür seviyesine sahipmiş gibi sanki meraklı gözlerden uzak tutulmaktadır

 

AGARTA ve DERİNKUYU

 

Agarta ve Şambala, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre önceki “devre” nin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş yeraltı organizasyonlarıdır.

 

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organisazyon, bu “devre” nin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirinden tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir. Agarta, dünya insanlığının tekâmülüne sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ ye hizmet eder.

 

Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’ nın lideri, Dünya’ ya sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’ nin fizik âlemdeki temsilcisidir. Rene Guenon’ a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, dünyanın tüm geçmiş, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada “inisiyasyon” dan da geçmiştir.

 

Agarta’ nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür. Rene Guenon’ a göre, bu durum en çok, Türkler’ in yaşadığı Orta Asya’ da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’ nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’ nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

 

Kapadokya bölgesinde açıkçası sayısını bilemediğimiz kadar irili ufaklı bir sürü yeraltı şehri mevcut. Bunların bazıları gezilebiliyor, bazılarıysa ağzına kadar taş toprak dolu. Bölgedeki yeraltı şehirlerinin yapısını en iyi şekild şu benzetme ile tarif edebiliriz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi düşünün. Büyük binalar ve aralarında serpiştirilmiş gecekondular var. Örneğin İstanbul’ daki bir Akmerkez binasının bir iki kilometre uzağında derme çatma gecekondular görünür.

 

Kapadokya’ daki her yeraltı şehri bir bina olarak kabul edersek, yeraltı şehirlerinin bazıları İstanbul’ daki Akmerkez ya da Galleria gibi, bazıları da bizim gecekondularımız gibi derme çatma sayılabilecek yerlerdir. Bölgedeki son derece büyük, tanınmış ama bugünkü teknolojik imkânların üzerinde olması gereken bir teknoloji ile açılmış yeraltı şehirlerinin yanı sıra daha mütevazı yeraltı şehirleri de var. Burada akla gelen şey bir iki, hatta sadece bir özgün örneğin çevresinde daha sonraki dönemlerde ve daha ilkel kimselerce bazı taklit kazılar yapıldığıdır.

 

Kapadokya’ daki yeraltı şehirlerinin en fazla tanınanları Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleridir. Bu iki şehir birbirinden yaklaşık olarak 9,10 Km kadar uzaktadır. Gerek konuyla ilgili arkeologlar, gerekse yöre halkı tarafından bu iki yeraltı şehrini birbirine bağlayan bir tünelin varlığı bilinmektedir. Yeraltı şehirlerindeki tüneller tabii ki, Kaymaklı ve Derinkuyu arasındaki ile de sınırlı değildir. Mesela Kaymaklı’ nın 12-15 Km doğusunda kalan Mazı Köyü yeraltı şehrinin Kaymaklı ve Derinkuyu’ ya bağlayan tünellerin oluğu da bilinmektedir.

 

Bilinmeyenin Boyutu Nedir?

 

Bölge haklı mevcut bütün yeraltı şehirlerinin birbirine tünellerle bağlı olduğunu iddia ederler. Bu durumda bölgenin altı bir örümcek ağı gibi tünel şebekeleri ile örtülü oluyor. Bu tünellerin hemen hemen hepsi bugün ya duvar örülerek ya da göçükler yüzünden kullanılmaz durumdadır. Yakın gelecekte de bunların açılması için herhangi bir çalışma yapılmasını beklemek mümkün değildir. Yeraltı şehirlerinin yeniden keşfedilmeleri ve ziyarete açılmaları o kadar eski değil.

 

Mesela, yetkili kimseler Derinkuyu diye bir yer olduğunu ancak 1963′ te keşfedebilmişler. Bu şehirleri ilk defa gezen bir kimseyseniz hayretler içinde kalmamanız, hayran olmamanız mümkün değil fakat bilmelisiniz ki, gezdiğiniz yerler yeraltı şehirlerinin bugün bilinen kısımlarının ancak onda biridir. Geziye açık olan ve aydınlatılmış kısımların haricinde çok geniş bir alan ve bir sürü çıkış kapısı daha vardır. Tabii bunlar bilinenler.

 

Bilinemeyen kısımların ne nitelikte olduğu konusu ise doğal olarak meçhul. Ancak, örneğin Derinkuyu’ nun altında en 3 ile 8 kat kadar bir derinlik olduğu arkeologlar tarafından tahmin ediliyor. Aslında Kapadokya ve yeraltı hakkında bazıları arkeolojik, bazıları turizm amacıyla yazılmış olan Türkçe ve hemen her dilde yayınlanmış olan yüzlerce kitap mevcuttur. Konuyu bu açıdan merak edenler söz konusu kitapları turistlik eşya satışı yapan her dükkândan alabilirler ve gerek kaya kiliselerinin, gerek yeraltı şehirlerinin bilinen her ayrıntısını, derinliklerini, ölçülerini kısaca her şeyi öğrenebilirler.

 

İnkalar Hazinelerini Yer Altına Sakladılar:

 

Kaymaklı ve Derinkuyu konularında daha ileri gitmeden önce dünyanın değişik yerlerindeki benzeri yerleri ve bu yer hakkındaki araştırma ve iddiaları kısaca hatırlamamız yerinde olur. Bizdeki gibi yeraltı şehri ismi verilmemiş de olsa dünyanın değişik yerlerinde bir sürü tünel şebekesi mevcuttur. Bu tünellerini birçoğu günümüzde bilinmektedir fakat hepsi de belli yerden sonra tıpkı bizim yeraltı şehirlerimiz gibi taş, toprakla dolmuş ya da doldurulmuştur.

 

Güney Amerika’ da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında Eski İnka uygarlığından kalma birçok tünel olduğu söylenir. İspanyol yağmacılarının en önemlisi olan Pizarro’ nun ordusundaki bir asker rahip olan Cieza de Leon, son İnka imparatoru olan Atahualpa’ nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden 4, 5 yıl sonra yazdığı notlarda, İnkalar’ ın, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün dahi bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar.

 

Bu gizli yerler dağların altında oyulmuş olan tünel sistemleriydi. Bu fikri aslında İngiliz Arkeoloğu Harold Wilkins’ in de bulunduğu birçok bilim adamı desteklemektedir. Başka bir görüşe göre ise, söz konusu tünel sistemleri son derece ileri bir uygarlık tarafından binlerce yıl boyunca oyulmuştur. Güney Amerika’ daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değildirler. En fazla bilineni, Lima’ yı, Peru’ nun eski başkenti olan Cuzco’ ya bağlayan ve sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir.

 

Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin Kralın mezarı vardır. Ama bugün kimse tünellerde hazine aramayı düşünmüyor, çünkü tüneller hemen hemen tamamen toprak doludur, temizlenmeleri, içlerinden çıkması olası olan hazinelerden çok daha pahalıya mal olacaktır. Tünelleri araştırmış olan bilim adamlarının çoğunluğu da, bunları İnka tarafından kazılmayacağı konusunda hemfikirler.

 

Malta -Fas -İspanya Bağlantısı:

 

İnka’lar bu tünelleri biliyorlar ve kullanıyorlardı fakat ilk inşaatçıların kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı. Güney Amerika’ dan sonra Kuzey Amerika, California ve Virginia’ da tünel sistemleri vardır. En ilginç sistemlerden birisi de Hawaii’ de olduğu söylenendir. Buradaki tünel sistemlerinin bazı adaları birbirine bağladığı da iddia edilir.

 

Bundan 4, 5 yıl kadar önce televizyonda yayınlanan ve gerek müziği, gerekse içeriği ile yurdumuzda da büyük bir beğeni kazanan İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde gösterdiği gibi Asya’ nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleri ile örümcek ağı gibi oyulmuştur. Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır. Mesela Malta’ da böyle sistem vardır, Elli metrelik bir bölümüne girilmiş olan bir Malta tünelinin Cebelitarık boğazını altından geçip, İberik Yarımadası ile Fas’ı birleştirdiği söylenir.

 

Avrupa’ da sadece bu tünelin girişi olan bölgede maymun yaşar ve bu maymunların Afrika’ dan, bu tünel vasıtası ile Avrupa’ ya geçtikleri söylenir, Ayrıca İsveç’ te ve Çekoslovakya’da da bilinen tünel sistemleri vardır. Bazı iddialara göre dünyanın altındaki tüneller burada anlatıldığından da uzundurlar. Mesela Tibet Lamaları, Tibet’ ten, Güney Amerika’ ya kadar giden tüneller olduğunu ısrarla iddia ederler.

 

Daniken’ ın gördükleri:

 

1994′ de Bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombia sınırında elinde dua değirmeni ile meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar. İddiaya göre bu adam 13. Dalay Lama’ dır. 1933′ te ölmüş olduğu iddia edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipler onun ölmeyip, Budizm’ i benimsemeden önceki vatanı olan Güney Amerika’ ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler. Gene de bu hikâye pek güvenilir değildir.

 

Güney Amerika’ daki tünel sistemlerini bildiğimiz kadarı ile en son inceleyen kimse Erich Von Daniken’ dir. Daniken “Ausstat und Kosmos” isimli kitabının hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder. Ekvador Cumhuriyeti’ ndeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Moricz tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır.

 

Daniken bu mağaraları 1972′ de gezer. Mağaralara, dağdaki bir oyuktan girilir. İlk önce 80 metre kadar, ipten yapılmış bir asansörle diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir. Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden, Daniken’ in gördüklerinin hepsi köşelidir. Duvarları dümdüz ve her yan cam gibi bir madde ile kaplıdır. İçerde manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz. Daniken girdiği dev bir salondan bahseder.

 

Bu salonun içinde masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır. Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metre ve bu ölçü Teotihuacan’ daki piramidin taban ölçüsü ile aynıdır.

 

İçerideki bazı buluntular burasının M.Ö. 9000 ile 4000 yıllarında bile mevcut olduğunu göstermektedir. Bazı duvarlarda da, şüphesiz ki, inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinozor benzeri hayvan çizimleri vardır. Tünellerden birçok altın eşya da çıkarılmıştır. Bazı altın levhalarda deşifre edilememiş olan bir alfabe ile yazılmış yazılar vardır.

 

Daniken burada gördüğü bir altın küre üzerinde çok fazla durmakta ve kürenin Uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir. İşin en ilginç yanı da, Daniken’ in aynı kürenin gerek boyut gerekse üzerindeki garip yazı ve resimlerle tıpatıp benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde gördüğünü ve bu kürenin tasnif edilememiş eşyalar arasında olduğunu yazmaktadır.

 

Binlerce Yıl Önceki Isı Matkabı:

 

Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor. Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır. Bu iddiası için kanıt olarak da “Der Spiegel” dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir. Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir. Yazıda anlatıldığına göre Los Alamos’ taki Nükleer Araştırma Merkezi’ ndeki bilim adamları tarafından bir buçuk yıllık bir çalışma sonrasında bir ısı matkabı yapılmıştır.

 

Aracın ucu volfram çeliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır. Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiçbir şey çıkmamaktadır, delici, taşları eritip, delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerler de bir süre sonra öylece donmaktadırlar. Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde dört metre kalınlığında bir taş blok hiç bir ses ve atık madde çıkartılmadan delinmiştir.

 

Los Alamos bilim adamalarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla Magma tabakasına inip, örnek almanın düşünüldüğü de belirtiliyor. Bu ısı matkabı konusunu aşağıdaki, Derinkuyu ve Kaymaklı’ nın kazılmasıyla ilgili bölümde tekrar hatırlamak yerinde olur. 

 

Jules Verne, nükleer denizaltıdan, uzaya atılan füzelere kadar birçok şeyi romanlarında anlatmıştır. Bunlara benzer daha birçok örnek saymak mümkündür. Ayrıca S.S.’lerin yazarı olan Lytton’ un da bir majikal örgütün üyesi olduğu ve aldığı bazı bilgileri roman haline getirdiği de düşünülebilir.

 

Dr. Ley’ e göre Vril örgütünün üyeleri ırk değiştirmek ve dünyanın merkezinde saklanan adamlara benzemek için gereken bazı sırları bildiklerine inanmaktadırlar. Bazı özel kültür fizik yöntemleri vardır. Lyton, romanında özellikle cehennem dünyasının gerçeklerine parmak basmaya çalıştığını söyler. İnsanüstü güçlere sahip olan varlıkların varlığından emin olduğunu belirtir. Bu yaratıklar insanları ezecek ve aralarından seçtiklerini pek büyük değişimlere uğratacaklardır.

 

Golden Dawn’ ın başkanlarından biri olan Samuel Mathes 1896′ da Gizli Şefler konusunda şunları yazar: “Bana kalırsa onlar dünyada yaşayan fakat insanüstü güçlere sahip yaratıklardır. Şahsi tecrübelerim bana, bir ölümlü için onların karşısında dayanabilmenin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Öylese dehşet verici bir gücün karşısında olduğumu hissediyordum ki, soluğum kesiliyor, ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan kan geliyordu.”

 

Hitler de üstün yaratıklarla kontak kurduğunu söylüyordu. Danzig hükümet başkanı olan Rauschning’ e insan ırkının değişimi konusunda şöyle der; “Yeni insan aramızda yaşıyor. Size bir sır vereyim. Ben onu gördüm.” Bunları anlatırken titrediğini söyleyen Rauschning ayrıca şu olayı anlatır; Yakınlarında birisinin anlattığına göre Hitler geceleri çığlıklar atarak uyanırmış. Karyolayı sallayacak kadar şiddetli titremeler yaşar ve odanın köşesine bakıp, “İşte o, işte o, buraya gelmiş” diye inlermiş. Bundan sonra da anlaşılmaz bir dilde konuşurmuş.

 

Horbiger, “Korkunun Kralı” nı anlatıyordu:

 

Nazi Almanyası’ nda üzerinde durulan iki temel kuram vardı. Bunlar dünyanın ve insanın açıklaması sayılırlardı; Oyuk Dünya (Hollow Earth) ve Donmuş Dünya Kuramları. Ebedi Buz Öğretisi (Well Welt is lehre)’ nin kurucusu olan Hans Horbiger 1860′ da Triol bölgesinde doğdu. Hitler ve Himmler ona inanıyorlardı. Hitler; “Bir Kuzey Nasyonal sosyalist bilimi vardır ki, Yahudi liberal bilime karşı çıkar.

 

Batıda benimsenmiş olan bilim bozulması gereken bir tılsımdır” diyordu. Öğretinin taraftarları tarafından üç yıl içinde üç kalın kitap, halka yönelik kırk kadar daha basit kitap ve yüzlerce broşür yayınlanmıştır. “Dünya Olaylarının Anahtarı” isimli bir de yüksek tirajlı, aylık dergileri vardı. Bir broşürlerinde şöyle diyorlardı; “Hitler yahudi politikacıları kovdu. İkinci bir Avusturyalı olan Horbiger de yahudi bilim adamlarını kovacaktır.” Horbiger’ in fikirleri Nietzche’ nin felsefesi ve Wagner’ in mitolojik görüşleri ile uyumluydu.

 

Bu dönemde, Ari ırkın kökeninin başka bir devirde dünyaya ve yıldızlara hâkim olan üstün insanların yaşadığı döneme dayandığı inancı iyice yerleşmişti. Horbiger öğretisinin cevaplamaya çalıştığı üç temel sorun vardı; Neyzi, nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz? Horbiger’ in teorileri özet olarak şu şekildedir; “Yıldızlar buz yığınlarıdır. Bu güne kadar bir kaç tane Ay, Dünya’ ya çarpmıştır. Şimdiki Ay’ da Dünya’ ya düşecektir. İnsanlığın bütün geçmişi buz ve ateş arasındaki savaşla açıklanabilir.

 

İnsan büyük bir değişimin eşiğindedir ve tanrısal nitelikler kazanmak üzeredir. Bu yeni insanın birkaç örneği dünyada yaşamaktadır. Bunlar zaman ve mekân sınırlarının ötelerinden gelmiş olabilirler. Dünyanın sahibi ya da korkunun kralı doğuda, gizli bir şehirde hüküm sürmektedir. Onunla kontaklar kurmak mümkündür. Onunla anlaşmaya varanlar Dünya’ nın görünümünü değiştirecektir ve insanlığa anlam kazandıracaklardır.”

 

Devlerin Yaşadığı Çağlar:

 

Horbiger’ e göre, günümüzdeki Ay, Dünya’ nın dördüncü uydusudur. Tarih boyunca üç Ay daha vardır. Bunlar sırasıyla Dünya’ ya düşmüşlerdir. Ama bu seferki, öncekilerinden çok daha büyük olduğu için çok daha büyük felaketlere yol açacaktır. Dünya’ da dört büyük jeolojik dönem yaşanmıştır. Çünkü geçmişte dört uydu vardı. Bugün dördüncü zamandayız. Bir Ay Dünya’ ya düştüğünde ilk parçalanmadan oluşan halka Dünya’ ya düşüp, yer kabuğunu örter.

 

Bu da her şeyi fosilleştirir. Normal dönemlerde gömülen organizmalar fosilleşemezler, sadece çürürler. Ancak bir ayın düştüğü zamanlarda fosilleşme olabilir. İşte bu yüzden jeolojik zamanları ayırt edebiliriz. Bir uydu yaklaştığı zaman birkaç bin yıl boyunca Dünya’ ya çok yakı bir yörüngede olur ve yer çekimi çok azalır. Yaratıkların büyüklüğünü belirleyen şey çekim gücüdür. Bu yüzden, uydunun yakın olduğu dönemler, devleşme dönemleridir.

 

Birinci jeolojik dönemde büyük bitkiler ve böcekler, ikinci dönemin sonunda Dinozorlar oluşmuştur. Ani değişimler olmamaktadır, çünkü kozmik ışınlar çok güçlüdür. Daha sonra ise dev insanlar oluşur. Tevrat’ ın Tekvin bölümü devlerin dokuzyüz yıl yaşadıklarını anlatır. Bunun sebebi ağırlığın olmamasından dolayı organizmanın geç yaşlanmasıdır. İkinci dönemin sonundaki felaketten ancak birkaç tür hayatta kalır ve bunlar giderek küçülürler.

 

Üçüncü zaman Ay’ ı yörüngeye girdiği zaman daha akıllı bize göre normal insanlar türerler. Gerçek atalarımız bunlardır. Bununla beraber atalarımızla beraber eski devler de hala yaşamaktaydılar. Atalarımıza uygarlığı öğretenler bunlar. Devler insanlara tarım, madencilik, sanat, bilim, metafizik bilgileri öğrettiler. Bu dönem Altın Çağ olarak bilinen dönemdir. Bu dönem çeşitli mitolojilerdeki devler ve tanrıları, Mezopotamya’nın dev krallıklarını açıklar.

 

Tiahuanaco Kapısı:

 

Ve sonra üçüncü dönem Ay’ı da yaklaşır, çekime kapılan sular yükselir. İnsanlar ve devler en yüksek tepelere çekilirler ve bazı merkezler oluştururlar. Horbiger ve takipçileri buraları Atlantis olarak nitelendirirler. Horbiger’ in İngiliz taraftarı Bellamy, Güney Amerika’ da, And Dağları’nda 4000 metre yükseklikle, 700 Km. uzunlukta bir bölgede deniz tortuları bulunur. Bunlardan da üçüncü zamanın sonunda ortaya kadar yükseldiği sonucu çıkartılır.

 

O dönemin uygarlık merkezlerinden biri Titicaca gölü yakınlarındaki Tiahuanaco’yu. Bu kentin kalıntıları yüzbinlerce yıl öncesinden kalmadır. Daha sonraki uygarlıkların hiç birine benzemez. Horbigercilere göre orada devlerin izleri açıkça bellidir. Yine Horbiger’ in taraftarlarından olan Alman arkeolog Kiss 1928 ile 1937 yılları arasında Tiahuanaco’ da bit kapı incelemiştir. Kapının en az yüz bin yıl öncesine ait olması gerekiyordu.

 

10 ton ağırlığındaki kapının süslemelerinin üçüncü zaman astronomları tarafından yapılmış bir takvim olduğu ileri sürülmektedir. Bu süslemelerde Ay’ ın görünür ve gerçek hareketleri, Dünya’nın da dönüşü göz önüne alınarak işlenmiştir.

 

Bundan çıkan sonuç ta Tiahuanaco’nun üçüncü zaman sonunda devler tarafından kurulan bir deniz uygarlığı olduğudur. Tiahuanaco, aynı tipteki beş merkezden biridir. Orada aynı zamanda da büyük bir liman ve rıhtım kalıntıları da bulunmuştur. Diğer merkezlerin Yeni Gine, Meksika, Habeşistan ve Tibet’ te olduğu anlatılır. Devler, üçüncü Ay’ ın da yörüngesinin daraldığını ve zamanı gelince düşeceğini biliyorlardı. Sular alçalacak ve beş büyük merkez ortada kalacaktı.

 

Meksika’ da Toltekler, Dünya’ nın geçmişini, Horbiger’ in görüşüne göre açıklayan yazıtlar bırakmışlardır. Günümüzden 150.000 yıl sonra devler de uygarlıklarını kaybederler. Yönettikleri insanlar eski vahşi hallerine dönerler. Horbiger, Dünya’ nın 138.000 yıl boyunca Ay’ sız kaldığını hesaplar. Ay’ sız dönemlerde cüceler v bazı önemsiz, küçük hayvanlar türer ve son kalan devler bir krallık kurarlar.

 

Bu krallık 10′ K ile 60′ K enlemleri arasındaki bir düzlüğe yerleşir ve İkinci Altantis kurulur. And Dağları’ndaki Atlantis ve çok sonra kurulan Kuzey Atlantik’ teki ikinci Atlantis’ tir ve Platon’ un bahsettiği Atlantis ikinci Atlantis’ tir. 12.000 yıl önce günümüzün Ay’ ı, Dünya’ nın yörüngesine girer. Yeni felaketler olur, denizler kabarır, Buzul Çağı başlar ve Atlantis batar. Bu da kutsal kitaplarda anlatılan Tufan ve kıyamet olayıdır.

 

Rampa Kimdi? Crowley, Dee ve Kelly Üçgeni:

 

1957′ de İngiltere’ de Horbigercilerin destekleyen bir kitap yayınladı. “Üçüncü Göz”. Kitabı yazan bir Avrupalıydı fakat kendisinin Tibet’ li bir Lama ve isminin Lobsang Rampa olduğunu iddia ediyordu. Rampa “İkinci Beden” isimli kitabında da çok detaylı bir şekilde anlattığı gibi hayattan bezmiş bir Avrupalı ile Astral planda beden değiştirdiğini iddia ediyordu. Birçok kişi Rampa’ nın Hitler tarafından Tibet’ e gönderilen Almanlardan biri olduğunu ve savaştan sonra orada kalıp, uzun süre sonra geri döndüğünü düşündü.

 

İngiliz gazeteleri Rampa’ nın kimliğini araştırdılar fakat resmi istihbarat servisleri bile hiçbir şey bulamadılar. Rampa ya iddia etiği gibi gerçek bir Lama idi ya da kendisine aktarılmış olan bazı şeyleri anlatıyor ve bu şekilde Horbigerci veya Nasyonal tezleri dile getiriyordu. Şurası kesindir ki, Rampaa’ nın açıklamaları Tibet konusunda uzman olan kimseler tarafından hiç bir zaman yalanlanmamıştır.

 

Rampa, “Üçüncü Göz” de yeraltındaki derin mahzenlerde gördüğü bazı şeyleri anlatır. Üç tane tabut ve içlerinde altınla kaplı üç ceset. Cesetlerin boyları üç ve beş metre arasında değişmekte, kafaları tepeye doğru konikleşmektedir. Yani geniş tarafı yukarıda olan bir koni gibidir. Beyinleri geniş, cesetlerin ağızları ince ve küçük, çeneleri sivridir. Tabutlardan birisinin kapağına garip bir yıldız haritası çizilmiştir. Rampa’ nın tarifi Aleister Crowley tarafından kontak kurulan ve resmi çizilen ruhsal varlık Lama’ ya benzediği kadar Elizabeth devrinin saray majisyeni Dr. John Dee ve asistanı Edward Kelly tarafından kontak kurulan varlıklara da benzemektedir.

 

Bu varlıklar Dee’ ye Enochian dilini ve alfabesini öğretirler. Bu dil Golden Dawn tarafından geniş ölçüde kullanılmıştır ve hala da majikal orderler arasında geçerlidir. Son yıllarda bir de Enochian sözlük yayınlanmıştır. Rampa tarafından anlatılan cesetler yapı olarak bizim kat çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız Işık Varlıkları’ na da benzemektedir.

 

Rampa’ nın anlattığı haritanın bir benzeri Himalayaların eteklerindeki bir mağarada bulunmuştur. Bu haritanın 13.000 yıl önce yapıldığı uzmanlar tarafından tespit edilmiştir ve harita 1925′ te National Geographic Dergisi’ nde yayınlanmıştır. Rampa mahzende gördükleri hakkında şunları söyler: “Binlerce yıl önce günler daha kısa ve sıcaktı. İnsanlar daha fazla bilgiye sahiptiler.

 

Dış uzaydan gelen bir gök cismi Dünya’ ya çarptı ve her yeri sular basınca Tibet sıcak bir deniz ülkesi olmaktan çıktı.” 1953′ te yapılan bir araştırmaya göre Horbiger’ in Almanya ve İngiltere’ de çok fazla izleyicisi vardır. Sadece ABD’ de bir milyondan fazla Horbigerci vardır. Londra’ da ise H. S. Bellamy önemli sayıda taraftara sahiptir.

 

Yine Kapadokya:

 

Şimdi gene Kapadokya ve yeraltı şehirlerine dönersek, buradaki şehirlerin aslında birbirinden farklı şehirler değil de tek bir şehrin farklı çıkışları olduklarını da düşünebiliriz. Kapadokya bölgesinde Hristiyanlığın ilk çağlarında, Bizans ve Roma dönemlerinde yapıldıklarına şüphe duyulmayacak birçok kaya mezarı ve kilisesi de vardır fakat yeraltı şehirleri bir başkadır.

 

Bazı Arkeolog ve tarihçiler yeraltı şehirlerinin ilk Hristiyanlar tarafından korunma amacıyla kazıldığını iddia ederlerken, bazı uzmanlar bu şehirlerin çok daha eski dönemlerden kalma olduklarını, ilk Hristiyanların bunlara sonradan yerleştiklerini ya da buralarda yaşayan kimselerin Hristiyanlığı benimsediklerini ileri sürerler. Bizce bu ikinci tez çok daha geçerlidir.

 

Her şeyden önce Büyük İskender dönemi tarihçileri bu bölgende bulunan devasa yeraltı şehirlerinden bahsederler ki, o dönemde İsa henüz doğmamıştır. Bu noktada, Mazıköy yeraltı şehirlerinden de biraz bahsetmek gerekir. Yukarıda da bahsedildiği gibi Kaymaklı ile 12-15 Km’ lik bir tünelle bağlanmış olan Mazıköy yeraltı şehri, diğer yeraltı şehirlerine göre daha değişik bir yapıdadır. Diğer şehirler aşağıya doğru ilerleyip, genişlerken Mazıköy yeraltı şehri hem aşağıya, hem yukarıya giden bir şehirdir.

 

Büyük bir kayanın ya da dağın altında kazılmıştır. Şehir zeminden aşağıya toprak altına ve yukarıya kayanın içine doğru ilerler. Üzerindeki koca kaya parçası adeta dev bir apartman gibidir. Mazıköy yeraltı şehri birçok açıdan Kaymaklı ve Derinkuyu’ dan daha modern bir yerdir. Daha çağdaş yaşam şartlarına sahiptir. Roma döneminden kaldığı iddia edilir. Şehir ilk defa köylüler tarafından imece usulü ile çalışılarak açılmıştır.

 

Esas girişinin neresi olduğu göçükler yüzünden belli değildir. Bugün, köylüler tarafından açılmış olan girişlerden girilerek açılmış ve aydınlatılmış olan kısımlar gezilebilir. Köylüler zemini ve iki üst katı açtıktan sonra, aşağıya doğru kazarken bazı tarihi eşyalar bulurlar ve bunun üzerine ilgili bakanlık köylülerin kazılarını durdurur. Bir, iki arkeolog gelir, şöyle bir bakarlar ve uygun bir zamanda devam etmek üzere kazılar durdurulur.

 

Tarih Öncesi Kalan Fosil:

 

Mazıköy yeraltı şehirlerinin sadece kazıların durdurulduğu güne kadar açılabilen kısımları ziyarete açıktır. Geri kalan aşağı ve yukarı doğru olan katlar toprakla doludur. Mazıköy’ den bu kadar bahsetmemizin sebebi ise Bizans dönemine ait olduğu söylenen bu yeraltı şehrinde, zeminin altındaki kısımlarda bulunan bir ilk çağ hayvanı fosilidir. Ne olduğu anlaşılamayan, sadece pre-historik dönemlere ait olduğu anlaşılan, büyük ve yırtıcı bir hayvana ait olan bu fosil de incelenmek üzere Ankara’ ya götürülmüştür.

 

Bugün ise, fosilin akibeti bilinmemektedir. Roma dönemine ait olduğu iddia edilen bir yerde de böyle bir fosilin bulunması oldukça anlamsızdır. Bu durumda Mazıköy yeraltı şehrinin de Kaymaklı ve Derinkuyu gibi, çok çok eski çağlardan kalarak sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından kullanılmış olması akla yakındır. Bizanslılar olsa olsa yukarıya doğru olan kayanın içindeki kısımları kazmış olabilirler.

 

Derinkuyu, Kaymaklı ve Mazıköy gibi yeraltı şehirlerinin Hıristiyanlıktan çok daha eski olduklarını hatta Atlantis ve Mu dönemlerinin kalıntıları ya da Agartha ve Şambala’ ın devamı olup, olmadıklarını düşünürken bu şehirde daha sonraki dönemlerde, iddia edildiği gibi ilkel kazma araçları ile açılan bir sürü odanın da olduğunu unutmamız gerekir fakat esas ileri bir teknoloji ile çok daha eski dönemlerde yapılmış olabilir.

 

Bu şehirlerin hepsinin etrafındaki toprağın son derece verimli bir arazi olması da dikkat çekicidir. Sadece ziyarete açık olan bölümlerin kazılmasında bile binlerce metreküp kaya parçası çıkar. Ziyarete açık olan bölümlerin de bugünkü arkeologlar tarafından bilinen yerlerin yaklaşık olarak onda biri kadar olduğunu düşünürsek, buraların kazılmasından çıkacak olan kaya parçalarının miktarı yapay bir dağ oluşturmaya yeteceğini kolayca görebiliriz. Bölgede ise yığma kaya ve topraktan oluşan değil böyle bir dağ, küçük bir tepe bile yoktur. Arazinin verimli toprak olması, döküntünün çevreye dağıtılmış olması fikrini de çürütmektedir.

 

Onların Etkileri Hala Aramızda:

 

Şimdi akla şu soru gelmektedir. Buralardan çıkan atık kayalara ne oldu? Bunun en akılcı cevabı tünellerin, günümüzdekinden çok daha ileri bir teknoloji ile açılmış olmasıdır. Burada, yazımızın Daniken’ le ilgili bölümünde söz edilen ısı matkaplarını düşünelim. Bize göre Derinkuyu, Kaymaklı, Mazıköy ve çevredeki diğer yeraltı şehirleri bir bütünün parçaları olabilirler. Agartha, Şambala ve Himalayalar’daki efsanevi yeraltı uygarlıkları ile bağlantılar var mıdır yok mudur bilemeyiz?

 

Fakat göründüklerinden çok daha derine inenler ve çok daha büyük bir bölgeyi kaplarlar. Zannedilenden çok daha eski dönemlere aittirler ve ileri bir teknoloji ile açılmışlardır. Bazı iddialara göre bu yeraltı tesisleri dünya yakınlarından geçen uzay araçları için yapılmış olan ikmal merkezleri, konaklama noktalarıdır ve artık kullanılmadıkları için de bilerek toprak ve kaya ile doldurulmuşlardır. Kapadokya’ nın bazı noktalarında ve özellikle Derinkuyu’ da günümüze kadar gelen yoğun psişik etkiler de vardır.

 

Agharta-Şambala ve Hitler Uzantısı:

 

Konunun Kapadokya ile ilgili kısmına tekrar dönmeden önce dünyanın her yanında hemen hemen nehirler kadar çok rastlanan bu tünel sistemlerinin kimler tarafından yapıldığına dair iddiaları da görmemiz yerinde olur. Bazı ciddi araştırmacılar ve Okültistler binlerce yıl önce dünyada yaşamış ona ve günümüzün masal ve efsanelerinde bahsedilen bir devler ırkından bahsederler.

 

Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları devler ırkı, bir kısmı da çok çok eski çağlarda mevcut olan Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösterirler.

 

Söz konusu kıtalar batıp, yeryüzü şekil değiştirdiği zaman kurtulan kimselerin uzay çağı teknolojisine ve insanüstü psişik güçlere sahip olduklarına inanılır, o zamanlardaki en yüksek kara parçalarına sığınırlar ve bu bölge, bugünkü Himalaya dağları ve çevresidir.

 

İki kıtadan gelenler iki ayrı yeraltı şehri kurarlar. Bunlardan biri Agartha diğeri Şambalah ismiyle bilinirler. Bazı iddialara göre de söz konusu yeraltı şehirlerinin biri sağ-el yolunu izleyen majisyenler ait, diğeri karanlık yolu izleyicilerine aittir. Agartha ve Şambala sakinleri daha sonraki dönemlerde insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşarlar.

 

Bazı inançlara göre bu şehirler dünyanın aydınlık ve karanlık psişik merkezleridirler. Yeraltı uygarlıklarının sakinleri hem psişik yeteneklerini hem de nükleer enerjiyi kullanarak dünyanın her yanına açılan tüneller yaparlar. Gerçek veya fantezi, dünyanın birçok bölgesinde yeraltında yaşayan üstün varlıklara ait efsaneler vardır. Bunlar üç aşağı, beş yukarı birbirine benzemektedirler.

 

Bazı kimseler Himalayalar’ ın atlındaki yeraltı şehirlerini Atlantis ve Mu uygarlıklarına bağlarken bazı kaynaklar onların çok eski dönemlerde dünyamızı ziyaret eden uzaylılardan kalma ikmal merkezleri olduğunu söylerler. Kapadokya, Derinkuyu ve Kaymaklı gibi yeraltı şehirleri ile bu efsanelerin ilişkili olup, olmadıklarını incelemeden önce özellikle Hitler Almanya’ sı dönemindeki okült inanışları, gizli majikal örgütleri ve bazı kimseleri tanımamızda, fikirlerini bilmemizde fayda vardır.

 

Bazı iddialara göre de Adolf Hitler, Şambala rahipleri tarafından yönlendirilmiş olan bir medyumdu. Bu yüzden eski uygarlıklar, Okült ekoller ve yeraltı şehirleri ile ilgili olarak yapılan araştırma ve yorumlara Hitler Almanya’sı ile başlamak daha çarpıcı olabilir.

 

Vril ve “Bizi Ezecek Olan Irk”:

 

Roketler konusunda dünyanın büyük uzmanlarından birisi olan Dr. Willy Ley 1933′ de Almanya’ dan kaçar. Ley, Vril örgütünün ilk açıklayanlardan biridir. Örgüt Berlin’ de kurulmuş olan küçük bir Order’ dı. Vril, günlük hayatımız sırasında çok az bir parçasını kullanabildiğimiz sonsuz enerjidir. Vril’ e hâkim olan kimse kendisine de, başka dünyalara da hâkim olur. İnsanlar bütün gayretlerini buna yöneltmelidirler. Dünya değişecektir. Efendiler, yeraltından yeryüzüne çıkacaklardır.

 

Onlarla anlaşırsak bizi de efendi, anlaşamazsak köle olacağız. Vril fikri aslında, gene bir Golden Dawn üyesi olan Bulwer Lytton’ un “Bizi Ezecek Olan Irk” isimli romanından alınmıştır. Aynı zamanda “Pompei’ nin Son Günleri” isimli eserin de yazarı olan Lytton bu kitapta, Ruh âlemi bizden çok daha yüksek olan insanları anlatır. Bunlar şimdilik gizlenme durumundadırlar. Dünyanın merkezinde bulunan mağaralarda yaşarlar ve her şeyin üzerinde güç sahibidirler.

 

İlk bakışta, bir romandan yola çıkan herhangi bir örgütün bu kadar ciddiye alınması saçma gibi görünebilir fakat şunu da düşünmek gerekir; Dünyada meydana gelmiş olan birçok oluşum tarihlerinden çok önce romanlarda oluşmuşlardır.

 

Mesela, 1896′ da Peter Shiel bir roman yayımlar. Kitap Avrupa çapında bir örgütten bahsetmektedir. Örgütün üyeleri zararlı buldukları aileleri öldürüp, cesetleri yakarlar ve kitabın ismi S.S’ lerdir. Aynı şekilde Titanik, batışından çok önce bir romana konu olmuş ve romanda geminin büyük ölçüleri, batış şekli ve hatta romandaki “Titan” ismi gerçeği ile tutarlı olmuştur.

 

Haberin etiketleri:

giza platosu, derinkuyu, agarta


Haber okunma sayısı: 167

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

suleyman-tapinagi-ve-ufo-lar

Süleyman Tapınağı ve Ufo’ lar

16 Kasım 2019 Cumartesi 19:22
nuhun-gemisi-nerede-karaya-oturdu

Nuh’un gemisi nerede karaya oturdu?

12 Kasım 2019 Salı 21:24
dunya-disi-genetik-deneyler

Dünya dışı genetik deneyler

10 Kasım 2019 Pazar 19:29
dunyanin-en-korkunc-hastanesi

Dünyanın en korkunç hastanesi

07 Kasım 2019 Perşembe 16:52
antik-iskeletlerde-sakli-10-gizem

Antik iskeletlerde saklı 10 gizem

03 Kasım 2019 Pazar 18:12

ÜLKE GÜNDEMİ

MHP'den Rahmi Turan açıklaması

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Sözcü gazetesi yazarı Rahmi Turan'ın bugünkü yazısıyla ilgili

Halaçoğlu'ndan Osmanlı torununa belgeli cevap

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu, II. Abdülhamid'in torunu Kayıhan Osmanoğlu'nun hanedanlık

Cumhur İttifakı'nda rüşvet krizi çıktı!

Cumhur İttifakı'nda rüşvet krizi patlak verdi. Giresun’un Alucra ilçesinde ittifakın adayı olarak MHP'den

Çocukların cezaevinde olduğu ülke geleceksizdir!

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin, sadece kadınların katıldığı TBMM Grup Toplantısı'nda

Erdoğan'dan önemli açıklamalar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Suriye ve Kuzey Irak başta

MHP Genel Başkanı Bahçeli TBMM'de

Rahatsızlığı nedeniyle bir süredir partisinin grup toplantılarını gerçekleştiremeyen MHP Genel Başkanı

ÇOK OKUNANLAR

  • Haber bulunamadı

  • Haber bulunamadı

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL