19 Haziran 2018 Salı

Bilim adına yapılan herşey mubah mı?

bilim-adina-yapilan-hersey-mubah-mi

Bilim tarihi boyunca birçok deney yapıldı. Kayıtlara geçen deneyler arasında fiyaskoyla sonuçlanıp, korkunç sonuçlar doğuranlar da vardı. Bilim adına yapılan bu deneylerde bazen hayvanlar, bazen de insanlar kullanıldı. İşte deneklere uygulanan acımasız yöntemler
17 Aralık 2017 Pazar 16:55

 Tarihte yapılan bazı bilimsel deneyler var ki, uygulandıkları sırada tasarlandıkları amaçlarından sapıp korkunç sonuçlara yol açtı. Bu sosyal psikoloji deneylerine katılan denekler de yaşamları boyunca o birkaç günün kendilerinde bıraktığı hasarı taşıdılar. Bazılarının kabusa dönen hayatı intiharla son buldu, bazılarının konuşma yetisi bir daha düzelmemecesine bozuldu. Bunların en trajiklerinden biri de 8 aylıkken sünnet edildiği sırada penisi zarar gören bir erkek çocuğuydu. Başvurdukları doktor teorisini kanıtlamak için onu bir denek olarak kullanmış ve cinsiyetini değiştirmişti. Ve ne David Reimer'ın ne de ailesinin hayatı bir daha hiç normale dönmedi. İşte amacından sapan o bilimsel deneyler...

 

Çift Başlı Köpek

 

Organ naklinin öncüsü Sovyet bilim adamı Vladimir Demihov, özellikle köpekler üzerindeki organ nakilleriyle ün saldı. Kayıtlara geçen bir deneyinde, bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte başka bir köpeğe naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyor hatta birbirlerinin kulaklarını ısırabiliyordu. Fakat deneyin sonucunda köpekler bir ay geçmeden hayatlarını kaybetti.



 

Sarı Humma Deneyi

 

Amerikalı stajyer Doktor Stubbins Ffirth , sarı hummanın bulaşıcı bir hastalık olmadığını ispatlamak için bu hastalığa yakalanan bir kişinin kusmuğunu gözlerine, kendi yarasına sürdü ve sonunda da içti. Doktor sağlığını kaybetmedi çünkü sarı humma bulaşıcı değildi. Sarı hummanın sadece virüs taşıyan sivrisineklerin ısırığıyla bulaştığı kesinleşti.

 

Her Koşulda Uyuma İsteği Deneyi

1960’ta Lan Oswald, insanların her koşul altında uyuyup uyuyamayacaklarını belirlemek için gönüllülerin göz kapaklarını açık kalacak şekilde yapıştırdı. Gözlerine 50 santim öteden yanıp sönen ışıklar tuttu. Elektroşoka ve yüksek sesli müziğe de maruz üç denek de 12 dakikada uyudu.

 

 

Amerikalı Psikolog John Broadus Watson, “Korku, insanda sonradan edinilen bir refleks mi yoksa doğuştan gelen bir dürtü mü?" sorusunun cevabını 8 aylık bebek Albert üzerinde arar. Deneyin başlarında fareden bile korkmayan Albert, sonlarına doğru tek başına bir odada bile kalamaz oldu. Kayıtlara göre, 6 yaşında hidrosefali’den ( Beyinde su toplanması) hayatını kaybetti.

 

Evrensel Yüz İfadeleri Deneyi

 

Psikolog Carney Landis, deneklerinin yüz kaslarının hareketini takip etmek için yüzlerine yanık bir mantarla hatlar çizdi. Daha sonra deneklere amonyak koklatıldı, caz dinletildi, elleri kurbağa dolu bir sepete sokuldu. En sonunda tüm denekler canlı bir farenin kafasını kesmeye ikna edildi. Bu eylem sırasında çekilen fotoğraflarda denekler "Deneyin Büyük Tanrısı"na kurban adayan garip bir tarikatın mensuplarına benzer yüz ifadelerine sahipti.

 

Ölüm ile Stres Arasındaki Bağ Deneyi

 

1960'larda 10 askeri taşıyan bir uçakta "Motorumuz bozuldu, iniş takımlarımız da çalışmıyor. Okyanusa acil iniş yapacağız" anonsu yapıldı. Ardından son anlarını yaşadıklarını düşünen askerlere "ordunun ölümlerinde kusuru olmadığını" ilan eden bir sigorta formunu doldurmaları istendi. Askerlerin tamamı formu doldurdu. Deneydeki amaç stres yönetimiydi.

 

'Canavar' çalışması

 

Kendisi de kekemelikten mustarip Iowa Üniversitesi'nden Wendell Johnson'un tasarladığı araştırma, 1939'da 5 -15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirildi. 10'u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak ikiye ayrıldığı çalışmada, gruplara diksiyon dersleri verildi. 

 

Deneyde, bir gruba, verilen sözcükleri doğru telaffuzlarında pozitif davranışlar gösterilirken, diğer gruba hata yaptığında dayak atıldı ve kekemelikleri yüzüne vuruldu. 6 aylık çalışma korkunç bir manzara ortaya çıkardı. Yanlış telaffuzlarında kötü davranılan çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar da hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekti.

 

David Reimer vakası

 

Bu deney, bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından önemliydi. Deney, on iki yıl kadar sürdü, psikoloji sınırlarını aştı ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içerdi.

 

22 Ağustos 1965'te Kanada'da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya'ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştü. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore'daki John Hopkins Hastanesi'ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money'e başvurdu. 

 

Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirdi ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söyledi. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer'ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etti.

 

David'in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alındı ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmedi. Ona yeni bir isim verildi: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulundu. 

 

Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara soktu, hatta bir kısmını fotoğrafladı. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istedi.

 

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişti. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramadı, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmedi.

 

22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore'a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesildi. 13 yaşında iken, endokrinoloğu ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda'ya gerçekleri açıkladı. 

 

Brenda, tekrar David adını aldı, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrildi. Ayrıca 1990'da Jane Fontain ile evlendi, onun üç çocuğuna babalık yaptı.

 

Money'nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan kardeşi Brian, 2002'de aşırı dozda şizofreni ilacı alarak öldü. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004'te bir de karısı Jane'in kendisinden boşanmak istediğini öğrendi. 5 Mayıs 2004'te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkarak intihar etti.

 

Üçüncü dalga 

 

Üçüncü Dalga deneyi, California, Palo Alto'da bulunan Cubberley Lisesi'nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirildi. "Nazi Almanyası" konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlıyordu. Deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtladı.

 

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirdi: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu "Bay Jones" diye bitireceklerdi.

 

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştı. Onlara "Üçüncü Dalga" adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırdı. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uydu.

 

Tarih öğretmeni Jones'un talimatıyla üçüncü günden itibaren "Üçüncü Dalga" üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başladı. Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaydı. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43'e yükseldi. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başladı, katılımlarında artış oldu. Ron Jones'un konuyla ilgili kendisinin kaleme aldığı makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler "İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini" beyan etti ve hatta "Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?" şeklinde sitem etti.

 

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaştı ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmadı. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200'ü buldu. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başladı.

 

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurdu. Ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yaptı. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıkladı. Bunun, Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtti, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğruladı.

 

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçti: Bir haham, velilerin kaygılarını iletmek için Jones'u aradı. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü verdi, hatta deneyin bir parçası oldu.

 

En nihayetinde deney sonlandı ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovuldu ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmedi. Ron Jones'un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı "Die Welle" adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarıldı.

 

Zimbardo hapishane deneyi

 

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alıyor. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deney, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu inceledi. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmekti ancak çok başka sonuçlar doğurdu. 

 

Stanford Üniversitesi'ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağladı. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başladı ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirildi.

 

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldi. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrıldı. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri "gerçek" sadistik eğilim sergilemekten yargılandı.

 

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtti.

 

Küçük Albert'a ne oldu?


Davranışçı psikolog John B. Watson, sahada yaptığı araştırmalarda insanın korkularının sonradan kazanıldığına dair bir gözlem yapınca, bu tezini araştırma laboratuvarına taşıma kararı verir. Denek olarak ise belki de seçilebilecek en kötü kişiyi seçer: 8 aylık olan Küçük Albert..


Her şey Rus Psikoloji tarihinin kuşkusuz en önemli isimlerinden biri olan İvan Pavlov’un köpeklerdeki koşullanma sürecini incelemek adına gerçekleştirdiği deneylerin, ünlü psikolog John Watson’un dikkatini çekmesiyle başlar. Watson, Pavlov’un araştırmalarını kullanarak, “Korku, insanda sonradan edinilen bir refleks mi yoksa doğuştan gelen bir dürtü mü?" sorusunun cevabını aramaktadır. Davranışçı psikolog John Watson, sahada yaptığı araştırmalarda insanın korkularının sonradan kazanıldığına dair bir gözlem yapınca, bu çalışmaları küçük bir denek üzerinde denemek ister.


Psikoloji biliminde davranışçılık yaklaşımının kurucusu olan John B Watson ve asistanı Rosalie Rayner, çalıştıkları John Hopkins hastanesi kreşinde oynayan çocukları uzaktan incelemeye başlarlar. Fakat, ‘korku’ hakkındaki sorularının cevapları için kesin yanıtlar alabilecekleri testler yapmaları gerekir. Watson ve asistanı, şefkatten nasibini almamış bu deney için 8 aylık sağlıklı bir bebek olan Albert ile bir deney tasarlamaya karar verirler. Albert’in annesi geçimini sağlamak için her gün hastaneye giderek sütünü para karşılığı satar, Albert da bu sırada hastanenin kreşinde annesinin işi bitene kadar diğer çocuklarla oynardı.


Tarihteki en önemli psikolojik deneylerden biri olarak kabul edilen Küçük Albert Deneyine başlamadan önce küçük Albert’a birkaç duygusal test yapılır. Minik bebeğe sırasıyla beyaz bir fare, tavşan, yanan kağıt parçaları, peluş bebekler, maske gibi ilk kez karşılaşabileceği nesneler ve durumlar gösterilir. Amaç, Albert’ın bunlara koşulsuz karşı tepkisi olup olmadığını incelemektir. Sonuç olarak Albert, henüz bir korkuya sahip olmayan minik Albert, gördüğü her şeye gülümser.


Bu masum görünen denemelerden sonra Albert'i boş bir odaya alırlar. Odada, Albert'in üzerine oturduğu yatak haricinde hiçbir eşya bulunmaz. Daha sonra odadan çıkarak yalnız bıraktıkları Albert'in yanına beyaz laboratuvar faresi salarlar. Albert, fareden korkmadığı gibi, tam tersi bir tepki göstererek fareyi çok sever, yakalamaya çalışıp, gülmeye başlar.


Deneyin korkutucu bölümü de işte bu aşamadan sonra başlar, çünkü Albert bir sonraki bölüm için hazırdır. Fare yine odaya salınır, fakat tek farkla. Albert, fareye her dokunduğunda biri çekiç, biri çelik çubuk olan iki demir çubuğu birbirine vurarak rahatsız edici sesler çıkarırlar. Henüz bu sese aşina olmayan Albert, korkar ve ağlamaya başlar. Bir müddet sonra ortam yine sessizleşince Albert, fareyle oynamaya devam eder ve fareye dokunduğu ilk anda ekibin çıkardığı o gürültülü ses ile karşılaşır. Ağlaması yatışıp, aklı tekrar fareye kayan Albert, dokunmaya çalıştığı an hep aynı sesi duyduğu için fareye dokunmaktan korkmaya başlar.


Bu deney birkaç gün daha tekrarlanır ve sonuç olarak Albert ne zaman tüylü bir nesne görse, özellikle beyaz renkli, ondan korkuyor ve ağlamaya başlıyordu. Deneyin sonunda ise Albert, ona gösterilen pamuk, beyaz tavşan ve benzer nesnelerin karşısında demir çubuklarla çıkarılan ses olmamasına rağmen yine aynı reaksiyonu göstermiş ve korkmaya başlamıştır. Elde ettikleri sonuçla yetinmeyen Watson ve asistanı, son olarak beyaz sakallı ve tüylü kostümler giyerek odaya girerler. Böylece git gide büyüyen tüylü nesneler karşısında iyice şartlanan Albert’in korkusu, artık hafızasına tamamen kazınmıştır.


Her ne kadar klasik koşullanma konusunda bilim adına büyük bir başarı sayılıyor olsa da, kesinlikle ahlaki değerlerle bağdaşmayan bu deney sonucunda bilim insanları, koşullu korkuyu kanıtlamışlardır. Fakat deney Albert’in psikolojisi için son derece yıpratıcı geçmiştir. Minik bebek artık tek başına bırakıldığında bile hep tetiktedir. Daha da kötüsü araştırmayı yapan psikologlar, Albert’in ruh sağlığı için bir iyileştirme sürecine başlamazlar ve hastaneden ayrılırlar. Bu durum insanların büyük tepkisini çeker fakat artık olan olmuştur.


Deney sonucunda çok önemli bilgiler elde edildi. Watson, aslında tüm korkularımızın ve içgüdüsel saydığımız diğer davranışların bu şekildeki koşullamalar sonucunda oluşmuş olduğuna dikkat çekerken, insanların çevresi tarafından yönlendirilen pasif bir varlık olduğunu öne sürüyordu. 

 

Özellikle korkunun sonradan edinilen bir refleks olma konusunda önemli veriler elde edilse de bunu etik olarak uygun görmek ne bilim dünyasının değerlerine ne de ahlaki kavramlara yakışır bir davranış olmazdı. Her şeyden önce, kurallara göre bir deney öncesi deneğin rızası gerekirken, 8 aylık bir bebekten rızasını beklemek tamamen mantık dışıdır. Annesinin rızasının alınması dahi bu durumu makul hale getirmez. Çünkü gerçekleştirilen bu deneyin ağır sonuçlarını annesi değil, Albert göğüslemiştir. 


Deney sonrasında Küçük Albert’in neler yaşadığı, psikoloji tarihinin gizemlerinden biri olarak sayılsa da psikolog Hall P. Beck tarafından yapılan araştırmalar acı bir sonucun habercisi olmuştur. Gerçek adı Douglas Merritte olan Küçük Albert beyaz ve tüylü nesnelere karşı fobileri olan sağlıksız bir kişiliğe sahip şekilde yaşamını sürdürmüş, ve 7. yaşını kutlayamadan hidrosefali’den (beyinde su toplanması) hayatını kaybetti.

 

Frengi deneyi


Zor bir hastalıktır. Bakteriyel enfeksiyon on yıllarca vücudunuzda kalabilir ve bir anda tüm organlarınızı çökertebilir.


Doktorların frengiyi antibiyotikle çözebilirmiyiz sorusunu kendilerine sormaları üzerine 1932 ve 1972 yılları arasında gerçekleşen bir deney başlamıştır. 1932 yılında Amerikan Sağlık Servisi Büyük Buhran dönemindeki gariban halkı tedavi edeceklerini açıkladı. Ücretsiz tedavi adı altında Tuksegee, Alabama'daki yaklaşık 600 Afrika kökenli Amerikalı gariban çiftçi bu programa tabi tutuldu. 399'unda frengi vardı 201'i ise sağlıklıydı. Bu adamların hiçbiri frengi olduğunu bilmiyordu sadece bildikleri vücudundaki kötü kanlara bakılacaktı. Penisilin aşısının icat edilmesine rağmen bilimadamları deneyi devam ettirdiler, hastalığın vücuttaki yayılımını görmek istediler. 


Bu deney çok büyük tartışmalara sebep olmuştur çünkü 1947 yılında penisilinin frengi hastalığında uygulanmasının standartlaştırılmasından sonra bile bu insanları iyileştirmek yerine hastalığın vücuttaki yayılımını görmek için penisilin aşısını uygulamamak tam bir cinayettir. 1972 yılına kadar devam eden bu uygulamada hastaların bölge dışına çıkmaması ve başka bir frengi kiliniğine gitmemeleri tembih edilmiştir. Çünkü başka bir yere gitseler penisilin ile tedavi edilecekler.


Daha sonradan şok edici bir biçimde açığa çıktı ki ABD 1946 ve 1948 yılları arasında 1300 tane Guetamlalı fahişe, asker ve mahkuma frengi hastalığı enjekte etmiş. Frenginin cinsel yollarla bulaşımını test etmek istemiş. Son ise frengili doğan çocuklar vs açısından katastrofik. 2010 yılında Barrack Obama Guatemala halkından özür diledi.


Kanser denemesi

 

1931’de Dr. Cornelius Rhoads, Rockefeller Enstitüsü’nden finansal destek alarak Porto Riko’da kanser çalışmaları yapmaya başladı. Porto Rikolu vatandaşlara kanserli hücre yerleştirip sonuçlarını araştıran doktor, 13 kişinin ölümüne sebep oldu. Bununla da kalmayıp şu demeci verdi: “Porto Rikolular bu dünyanın görüp görebileceği en pis, en tembel, en hırsız ve en dejenere ırktır. İmha sürecinde elimden geleni yaparak sekizinin ölmesini, birçoğuna da kanser hücresi yerleştirilmesini sağladım. Tüm doktorlar, talihsiz deneklerin işkence görmesinden zevk alır.” Keşke bununla kalıp hapse atılsaydı ancak Rhoads, Birleşik Devletler Atomik Enerji Komisyonu’na seçilerek kimyasal savaş projelerinin başına getirildi. Aynı zamanda Amerikan Kanser Derneği’nin de başkan yardımcısı oldu. Hayat hiç adil değil.

 

Ölüleri canlandırma


Henüz çocukken bir dahi olduğu anlaşılan Robert E. Cornish, Californiya Üniversitesi'nden 18 yaşında mezun oldu ve doktorasını 22 yaşında tamamladı. Cornish'in takıntısı ölü insanları yeniden hayata getirmek yönündeydi. 1930'lu yıllarda, ölü hayvanları yeniden hayata döndürmek için araştırmalar yaptı. Bu deney için yavru tilkileri kullanan Cornish, ölü hayvanlara adrenalin ve antikoagülanlar enjekte ederek kan akışlarında meydana gelen değişimleri gözlemledi. Bazı hayvanlar çok kısa süre için de olsa hayata geri döndü, fakat gözleri görmüyor ve beyinleri düzgün çalışmıyordu. Çılgın doktor, bu başarısını insanlar üzerinde hiçbir zaman elde edemedi.

 

Haberin etiketleri:

deneyler


Haber okunma sayısı: 969

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

mortal-kombat-mitolojisinin-kokenleri

Mortal Kombat Mitolojisinin Kökenleri

07 Mayıs 2018 Pazartesi 19:12
zehir-iyi-kotu-ve-olumcul

Zehir 'İyi, Kötü ve Ölümcül'

26 Nisan 2018 Perşembe 23:14
rh-negatif-kanin-gizemi

Rh Negatif kanın gizemi

08 Nisan 2018 Pazar 00:40
teotihuacandan-yeralti-dunyasina-inis

Teotihuacan'dan yeraltı dünyası'na iniş

07 Nisan 2018 Cumartesi 21:36
fbi-4000-yillik-mumyanin-dnasi-buldu

FBI 4000 yıllık mumyanın DNA'sı buldu

05 Nisan 2018 Perşembe 22:52
kazak-buyuculer

Kazak-Büyücüler

31 Mart 2018 Cumartesi 23:32

ÜLKE GÜNDEMİ

'Evlere mühürlü oy pusulası dağıtıyorlar'

24 Haziran Seçimleri'nde oy çaldırmamak için sandikgucu.com'u kuran yüzbinlerce gönüllü ile sandık başında

Bunlar reisin emrini bekliyor

24 Haziran erken seçimlerine sayılı günler kala sosyal medyada dikkat çeken paylaşımlar gelmeye devam ediyor...

Bahçeli’nin hedefi zorunlu koalisyon

Bahçeli’nin ‘iktidar’ mesajının altında ‘AKP bize mecbur olacak’ görüşü yattığı konuşuluyor.

Şirketin kasası usulsüz doldu

Sayıştay denetçileri Şehir hastanelerinin kredi borcunu vergisini ve cezasını devletin ödediğini ortaya

15 Temmuz’un asıl sorumlusu AKP’dir

İYİ Parti Genel Sekreteri Dr. Aytun Çıray, FETÖ Komisyonu'nu SÖZCÜ'ye anlattı. Aytun Çıray, "15 Temmuz gecesi

Erdoğan'ın sağlığıyla ilgili çarpıcı iddia

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun altı psikologla bir araya geldiği ve Cumhurbaşkanı Tayyip

ÇOK OKUNANLAR

  • Haber bulunamadı

  • Haber bulunamadı

  • Haber bulunamadı

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL